İKİ KİRPİK ARASINDA

İşe gitmek için durağa geldiğinde; her gün olduğu gibi minibüse binmek için, insanlar sıra olmuştu. Aynı tantana diye içinden geçirdi. Kalabalıktı. İtiş kakış ilerleme oluyordu. O sırada, bir grupta fazlaca bir hareketlilik oldu. Sesin geldiği tarafa bakınca, daha önce gördüğü bir kızında onların arasında olduğunu fark etti. Dershaneye giden gençler kendi aralarında şakalaşıyordu. Ne kadarda şen şakraktı gençler; eh o yaşlarda normal tabi, hayatın başları. Gözleri istemsizce kıza döndü; daha önce kaç kez görmüştü, içinden hoş kız diye geçirmiş ancak üzerinde durmamıştı. Sanırım onu beğendiğini kendine bile itiraf edememişti. Şimdi hep beraber bir telaş minibüse bindiler. Gruptakiler ona yer vermek için, yarışıyordu. Kız halinden oldukça memnun bir güzel koltuğa oturdu. Etrafa gülücükler dağıtıyordu. Yan taraftaki koltukta oturuyor onu görebiliyordum. Siyah saçları uzunca beline kadar geliyordu, karakaşları biçimli ve güzeldi, ince dudakları, esmer tenli, cılız bir şeydi. Kız çevresindeki arkadaşlarının dışında kimseyle ilgilenmiyordu. Onu fark etmemişti bile. Bu arada şoförün kafasının üzerinde bulunan tavandan aşağıya doğru yapıştırılmış olan bir yazı gördü; büyük harflerle siyah zemin üzerine iri kırmızı renkte yazılmıştı. “BAHTIMI YENİDEN YAZSAN NE FAYDA”

Yazıya o kadar uzun baktı ki, her baktığında siniri bozuluyor gülüyordu. Nasıl bir sözdü bu? Ne düşündü bunu buraya asarken acaba? Gözleri düşüncelerinden bağımsız tekrar genç kıza döndü. Yüzünü ezberlemek istercesine baktı. İşe geç kalmadan gitmesi gerekiyordu, durağa az kalmıştı. Bir beş dakika daha görmek istedi, bir sonraki durakta inse işe geç kalacak mecbur durağa geldiğinde indi. Kızın ismini öğrenmişti. Arkadaşları ona Sezen diye hitap etmişlerdi.

Kızla aynı semtte oturduklarını öğrenmişti. Evler de yakın. Yaşı küçük diye düşündü; dershaneye gittiğine göre. On ile on iki yaş arası bir fark olmalı diye düşündü. Evet, böyle bir yaş farkı olabilir ama aşık olmuştu. Ne yapabilirdi ki?

Her sabah koşturarak aynı saatte orada olmaya çalışıyordu. Minibüste onunla karşılaşmak, onu görmek için, fakat konuşmaya cesaret edecek bir durumu yoktu. Yolculuk sırasında, onu görebilecek bir yerlerde oturmaya çalışıyordu ayakta bile olsa ona yakın bir yeri seçiyordu. Genç kıza bakıyordu ama çok nadir gözleri kesişiyordu. Hep kız bakışlarını kaçırıyordu. Mehmet bakışlarına cevap alamadıkça, içine dönüyor, kendi kendine konuşuyordu;

“ O kadar tatlı ki, gülüşü, bakışı, saçlarını savuruşu harika. Keşke sevse beni, yaşlı bulur mu? Teklif etsem kabul eder mi? Ya kabul etmezse? Ya beni sevmezse?”

“Off! Gene bu yazı!”

Şoförün hemen tepesinde asılı duruyordu. Yine siniri bozulup ve gülmeye başlıyor. Yol boyunca yazıya gözü takılıyor daha fazla dayanamayarak yüzünü çeviriyordu.

Bazı geceler, onu rüyasında görüyordu; önce yüzünü görüyor sonra başını çevirişini, ona bakmıyordu. Sevmiyordu, içine oturan acıyı hissetmeye başlayınca birdenbire minibüsteki yazı beliriyordu. Öylece kıpkırmızı gözlerine vuruyordu. Kanter içerisinde uyanıyordu. Sonrası faydasızdı, geriye uyuyamıyordu. İşte bu gibi durumlarda; defterini, kalemini alıp bir şeyler karalardı. Şiir kitaplarına dadanmıştı. Şiirler anlatıyordu, boğazına takılı kalan anlatamadıklarını. İlk başlarda sadece karalamaydı sonra şiir yazmaya başlamış giderek bu yazma isteği bir tutkuya dönüşmüştü.

Bir gün karar verdi; ne pahasına olursa olsun açılacaktı. Kağıda bir şiir yazdı, ona okuyacak, aşkını ilan edecekti. Sonra ne düşündüyse cesaret edemedi. Başka bir yol aklına geldi; kız kardeşi iletecekti. Şiirlerinden birini kâğıda yazdı, özel olarak hazırladı, kız kardeşine ne yapması gerektiğini anlattı.

Mehmet kardeşinin eline içinde şiir olan kâğıdı tutuşturdu. Aynı saatlerde kardeşini durağa gönderdi, hangi minibüse binmesi gerektiğini söyledi. Kız kardeşi zorlanmadan denileni yaptı. Aynı saatte minibüse bindi. Sezen oradaydı. Genç kız, ona selam verdi ve kağıdı uzattı. Mehmet olduğunu belki tahmin etmişti, küçük bir yer burası. Kağıdı almamıştı.

Kardeşinden öğrendi ki, kağıdı almamış. Dünyası başına yıkılmıştı. Sürekli içinde utançla, notumu almadı diye tekrar edip duruyordu. Günlerce geceleri uyumadı, sayfalar dolusu şiirler yazdı.

Çok kolay olmamıştı bu dönemi atlatması artık aynı saatlerde minibüse binemezdi. Yüzüne bakamazdı. Bu cesaret oyunun kaybedeni kimdi? Kazananı olmayan bir oyundu… Minibüsteydi, yüzüne bakmaya doyamadığı sevdiği yoktu. Sabahların bir anlamı yoktu onun için. Gözleri boşluktaydı, içine nakış gibi işlenmiş ayrılık vardı. Sevmiyordu onu fakat her sabah onu görmek, yüzüne kana kana bakmak istiyordu. Şimdi boş koltuğa bakarken, içinin acıması boşuna değildi. Gözleri boşlukta dolaşırken, o yazıyı gördü. İçinden biriken öfkeyi patlatan an olmalıydı. Kalkıp, o levhayı fırlatıp atası gelmişti. Hayalinde defalarca yaptığını anımsadı. Şimdide minibüse kızıyordu. Eski, döküktü… “Kalbim gibi” diye düşüncesini tamamladı. Kim bilir şoförün ne hikâyesi vardı ki, oraya asmıştı bunu diye düşündü.

Bahtımı yeniden yazsan ne fayda diye sayıklarken, minibüs şoförü müziğin sesini açtı;

“Hatasız kul olmaz! Hatalarımla sev beni!”

“Sev beniiii!” şarkıyı söylemeye başladı. O an aklına beliriveren düşünce ile bütün gün cebelleşti. Akşam annesine;

“Gidip isteyin bana kızı” dedi. Annesi olanı biteni biliyordu. Çok doğru gelmemişti, kız daha mektubu alıp okumamıştı. Gönlü olsa çoktan olurdu bu iş diye düşünüyordu. Ama Mehmet kara sevdalıydı, dinlemezdi bilirdi.

Ertesi gün, Sakine Hanım haber yollattı; Akşama hayırlı bir iş için gelmek istiyoruz diye. Mehmet, çiçek ve çikolata hazırlatmıştı. Evin yolunu tuttular tutmasına da, eve girdiklerinde Sezenin yüzü gülmüyordu. Mehmet kahveler içilirken, endişeliydi. İçindeki son ümitte gitmişti, bu kız ona varmazdı. Babası kızı istemeye başlamıştı, bir an geri dönebilse artık geri dönüşü yoktu. Sezenin babası, kıza sordu. Genç kız, okumayı düşündüğünü, sınavlara hazırlandığını, kabul edemeyeceğini söylediğinde oldukça mutsuz bir şekilde oradan ayrılmak zorunda kaldılar.

Bir kez daha yıkıldı…

Aklına minibüsteki yazı geldi: Bahtımı yeniden yazsan ne fayda!

“Gidip bulacağım o adamı!” dedi annesine. Sakine Hanım, anlamadı. Kızın bir sevdiği mi vardı diye kızına sordu. Kız başını hayır anlamında salladı.

Mehmet eve onları bırakır bırakmaz, araştırmaya başlamıştı; sağa sola sordu, adamın nerede oturduğunu öğrendi. Adamın evi çok uzak değildi ama epeyce yürümesi gerekiyordu. Yokuşu çıktı, mavi kapılı evi aradı, buldu. Akşamın bir saati karşısında tanımadığı birini görünce şaşırmış olsa da, konuşunca Mehmet’e hak verdi.

Mehmet:

“Abi, senin şu yazı benim başımı belaya soktu” dedi. Adam suratına baktı, yüzündeki şaşkınlık gitmiş, ne dediğini anlamaya çalışır gibi bakmıştı.

“ Anlamadın değil mi?” diye sordu. Minibüsçü başını salladı hayır anlamında.

“Şu minibüste asılı olan yazı var ya, onu diyorum” dedi.

Adam:

“Ne olmuş ona?” Mehmet hemen cevap verdi;

“Onun bir hikayesi var mı?”.

Adam artık yavaştan sinirlenmeye başlamıştı.

“Diyelim ki var bundan sanane!”

Mehmet homurdandı. Adam onu keşke dövse diye düşündü, o kadar içi hınçla dolmuştu ki belki de dayak onu rahatlatacaktı. Minibüsçü sinirle derdin ne diye sordu. O da durumunu açıklaması gerektiğini anladı; kendini tanıttı, olayı anlattı.

“ Gençlik zamanlarımda bir kızı sevdim, kızın babası benden yüksek bir başlık parası istedi. O dönemlerde minibüste muavinlik yapıyordum. Çalışma saatlerimi artırıp, muavinlik dışında minibüsü bende kullanmıştım. Bu parayı toparlamam çok mümkün gibi görünmüyordu. İki sene olmuştu; o sıralar başka isteyenler de çıkıyordu. Sultan kız babasının zorla evlendireceğini mektupta yazmıştı. Bir şey yapamadım. Hastalanmış, ağır bir hastalık sonrası öldüğü haberi geldi. Önce bunun bir şaka olduğunu sandım, inanamadım. Bu benim sevdiğime kavuşmak için aldığım ekmek teknem, bırakırsam o zaman Sultan öldü diye savrulurum bir yere. Ona kavuşacağımı hayal ederek yaşıyorum.”

“Ramazan abi, kusura bakma sana yeniden hatırlattım; çok üzgünüm.”

“ Şu saatten sonra hiçbir şeyin önemi yok! Demem o ki oğul; Bahtımı yeniden yazsan ne fayda!”

Mehmet, kelimelerin kıyafetsiz olduğunu hissetti. Tıp ki Orhan Velinin dediği gibi;

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

Sessizlik bozulmamış, iki yaralı adam birbirlerine baka kalmışlardı. Mehmet ilk sessizliği bozan oldu.

“ Sevdiğine kavuşamamak çok kötü ama senin olayında çok farklıymış. Benim gözüm o kadar takıldı ki yazıya, kaç kez onu parçalamak istedim. Bilmiyordum Ramazan abi affet, hakkını helal et!”

“ Nerden bilebilirdin ki? Sen yaşama bari!” dedi gözlerinin nemini silerken.

Mehmet içindeki kırgınlık ve hüzünlü aşk hikâyesi ile eve geri dönüğünde eline kâğıdı kalemi eline almıştı.

Yıllar sonra şiir kitabına bakarken, o son satırlarda Ramazan abisini hatırladı. Kitapta diyordu ki;

“ İşte o gece iki kirpinin arasında şiirini yazdım; Sevdaya dair ne varsa, hepsi iki kirpiğinin arasındaydı…”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s