Biyoenerji ve ritüeller üzerine bir yazı hazırlamak üzereydim; durdum ve devam edemedim. Beni bu konuya, buraya sürükleyen bir şey vardı. Mutlaka biyoenerji ve ritüel konusuna döneceğim. Bir başka zaman bahsedeceğim.

İnsanlarda bir telaş, bir arayış, bir yalnızlık ve karma karışık olma halini gözlemliyorum. Hepimizin hayata karşı verdiği çaba, arayış, düşünce ve hayatı yorumlayışı değişti. Çünkü virüs hepimizi etkiledi ve de değiştirdi. Olumlu etkileri olduğu kadar olumsuz etkileri de oldu.

Mutluluğu sorgular hale geldik gerçi bu yeni bir hal değil. İnsanlar yüz yıllar boyunca mutluluğun peşinden koştu. Mutluluk hep uzaklarda yanılgısına kapıldık. Oysa ki o kadar da uzak değil. Yine de itiraf etmeliyim ki, olumlu düşünmenin gücüne inanıyor olmama karşın benim bile tahammüllerimin bittiği anlar oldu. Değişen duygularımı anlamam, onları tanımam ve ayak uydurmam zaman aldı. Kendime, “beni ne mutlu ediyordu?” diye sorduğum anlar bile oldu.

Şunu bilmeliyiz ki, sürdürülebilir bir mutluluk yok! Esasında sürdürülebilir bir duyguda yok. İnsan varlık olarak, an be an değişir. Duyguları, düşünceleri, duruşu, bakışı…

Duygularımızın bizi sürüklemesine değil, dengede olmaya ihtiyacımız var. Hayat “denge” üzerine kurulsa da, insanoğlunun dengeleri hep şaşar vaziyette öyle değil mi?

Sen ne âlemdesin?

Herkes bu karışıklık içinde kendine yer arıyor. Sürekli ve düzenli bir şekilde her kanaldan gelen uyaranlarla mücadele halindeyiz. Bu yorucu tempo içinde, “sade” kalabilmek ne mümkün?

Sadeleşmek için hayatımızdaki fazlalıklara, bizi yoranlara, çevremizdeki kalabalığa bakmak yeterli. Günümüzde dijital ürünleri, telefon, tablet, bilgisayar gibi iletişim araçlarını vazgeçemeyecek kadar fazla kullanıyoruz. Sosyal medya, platformlar, televizyon kanalları, radyolar… Yoğun bir etkileşim var buralarda. Yeniçağın gereği tabi.  Bu nedenle birçok şey değişti. Zihin bir konuya odaklanamıyor. Zihnimizi oyalayan, çevre tetikleyicileri de fazla. Birçok kanaldan mesajlar ve bilgiler bize aktarılıyor. Düşüncelerimize yön veren, bize hızlı kararlar aldıran bir mekanizma var.  Kendimize ait gerçek hisleri ve düşünceleri bulamıyoruz. Belki de bundan dolayı tavsiye almaya ve tavsiye vermeye de eğilimli bir yapımız var. Ya da ani kararlar verebiliyoruz.

Bu kadar sosyal medya ve dijitalin içinde olmalı mıyız? Zihni nasıl sadeleştiririz? Sadeleşme en çok buralarda olmalı gibi geliyor bana (zihinde olmalı).

Zihinde sadeleşme için, şüphesiz ki biraz kendine dönmekle mümkün olabilir. Sosyal Medya kullanımını azaltmak, televizyon seyretmeyi azaltmak, dijital şeylerden uzak durmak olabilir. Çok insanla iletişim kurmaktan ziyade az, öz ve samimi insanlarla birlikte olmak.

Kendine dönmek ve bunu destekleyen etkinlikler yapmak. Meditasyon, doğa yürüyüşleri, günlük yazmak, zihin dinlendirici kitaplar gibi…

Sadeleşmek sadece zihinde gerçekleşmez, yediklerine ve içtiklerine de dikkat ederek,  yaşam şeklini değiştirmekle olur.

Bedende sadeleşmek için de karışık beslenme şeklinden uzak durmak lazım. Sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek gerekir. Konserve, yapay tatlandırıcılardan, fabrikasyon ürünlerden uzak durmalı. Şimdi eskiye geri dönüş var özellikle ev yapımı yoğurt, ekmek tercih ediliyor. Salata tercih edilebilir, çok az et olabilir. Kahve tüketimini azaltmak, bitki çaylarına yönelmek iyi olacaktır. Genellikle meditasyon ve nefes çalışması yapan profesyonel insanlar, sağlıklı beslenme konusunda oldukça dikkatliler. Aynı zamanda onlar sade yaşamayı tercih ediyorlar.

Sade yaşam demişken bunu yaşamın her alanına yansıtmayı da başarıyorlar. Hem zihin hem beden olarak sade olmak, yaşamda huzuru beraberinde getiriyor. Çoğu insan sosyal medya detoksu, beslenme detoksu vs. gibi çalışmaları deniyorlar. Belli aralıklarla yapılmasını faydalı buluyorum.

Çok çalışmak ve kendini yıpratmak ne kadar zararlı ise, rahat ve vurdumduymaz davranmakta, amaçsız kalmaya neden olabilir ve mutsuzluğa davetiye çıkarır. Bu yüzden çok yaptığımız, çok alışkın olduğumuz şeyleri bazen hayatımızdan çıkarabiliriz ya da hiç yapmadığımız şeylerde de küçük denemeler yapabiliriz.

EVDE TEMİZLİK

Ya evlerde nasıl bu durum? Türk kültüründe çok yaygındır, eşyaların özel bir yeri vardır. Evde yaşayanlardan çok gelen misafir için her türlü uyum sağlamaya çalışılır. Pahalı eşya almanın kaliteyi yansıttığı düşünülür. Evde eksik olmamalı. Peki, bu kadar çok eşya gerçekten gerekli mi? işte günümüzde az eşya ama şık evler daha tercih edilir oldu. Bana göre de evde eşya yaşamamalı, hareket etmek içinde alan olmalı. Yoksa siz hala pahalı, kaliteli ve ağır eşyadan yana mısınız? Az eşyalı, bitkilerle donatılmış, aydınlık odaların insan üzerinde daha rahatlatıcı bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Siz ne dersiniz?

DİLDE SADELİK

Dil çok hassas bir konu olmakla birlikte aynı zamanda geniş bir konu. Dildeki sadelik yabancı kelimelerden uzak, Öztürk’çe ile mümkün olabilir. Türkçe ‘ye hakim olmak için bol bol okumak gerekiyor. Uzun uzun ve karışık cümleler yerine daha net ifadelerle anlatmakta gayet yerinde olacaktır.

Günümüz insanı dinlerken, sıra bana gelse de konuşsam diye düşündüğü için çok odaklanarak dinlemiyor. Bu yüzden sade, anlaşılır daha güncel kelimeler seçilerek konuşmalar gerçekleştirilebilir. Yazı türleri kendi içinde ayrılıyor, her türünde kendi düzeni var. Günceli yakalamakta fayda var.

Yaşamın bize ait olduğunu unutup, kalabalıkların zihnimize ektiği onca düşünceyi biraz olsun geride bırakmak gerekiyor. Aslında kendi kendine kalmak, kendi sesini duymakla başlıyor.

Şu el âlem hepimizin derdi değil midir? Adı üstünde işte el, alem!

Gerçekte ne istediğimizi bile bilemiyoruz öyle değil mi? Çünkü çevremizdeki herkes bizim için en iyisinin ne olduğunu bildiğini sanıyor! Sanırım en çok gereksiz insanlardan uzak durmak gerekiyor. Yani yaşam çemberimizde tekerleğin dönmesini engelleyen, önümüze çıkan o tüm engeller biraz da içi şişirilmiş birçok duyguyu boşaltmamız gerektiğini gösteriyor.

Önce zihin diyorum, önce zihinde sadelik olmalı.  Kendi sesini bulmalı. Başka sesleri kısmalı, kendi sesini yükseltmelisin. Böyle bir dünyada kendin kalabilmek çok kıymetli hem ne demişler:

“ Seni sürekli başka biri yapmaya çalışan bir dünyada kendin olmak, işte en büyük başarı.”

                                                                                                                                       Ralp Waldo Emerson